Sosyal fobinin görülmeyen yüzü

0

SOSYAL FOBİNİN GÖRÜLMEYEN YÜZÜ
Bu kişiler aynı zamanda ciddi ve sağlıklı bir iletişim içine girilmediğinde anlaşılması zor insanlardır.

Aslında diğer insanların sosyal fobikleri tanımak için yeterince fırsatları olmaz. Hassasiyetin artmasıyla birlikte alınmalar, kırılmalar ortaya çıkar. Sosyal fobikler son derece çabuk incinebilen kişilerdir.

Sosyal fobiklerin aşırı derecede hassas olduklarını söylemek yanlış olmaz. Çünkü sosyal fobikler kırılmamak ya da zayıf görünmemek adına çevreden uzaklaşır veya susarlar
Kendileri son derece kırılgan oldukları için kırılmanın hoş bir şey olmadığını bilir, başkaları tarafından kırılmamak için de kimseyi kırmazlar. Maalesef bu da, zamanın deyimiyle “Ensesine vur, lokmasını al” diye tabir edilen kişiler gibi olmalarına yol açabilir. Sosyal fobikler böyle olmamak adına daima kaçar ve uzaklaşırlar.
Sosyal fobikler bir yandan endişe verici durumlardan kaçarken diğer yandan bu davranışı kendilerine yediremezler. Bu durum kendilerine duydukları güveni azaltır hatta kendine acıma, kendini sevmeme gibi tepkilerin oluşmasına yol açar. Kimi zaman verdikleri tepki kendini aşağılamaya kadar varabilir. Nitekim sosyal fobiklerde benlik saygısı, özsaygı yeterince gelişmemiş olabilir. Kişi çok mükemmeliyetçi olduğu için daima kendinde kusur arar, en ufak bir hataya odaklanıp kendine güvenini yitirir, başkaları tarafından sevilmediğini, beğenilmediğini düşünür ve sonunda kendini olduğundan daha değersiz görmeye başlar.
Sosyal fobik özellikleri olan kişiler özde aşırı mükemmeliyetçidirler ve hata yapma ihtimalini asla kabul etmezler. Hata yapmamak adına en ufak bir kusurda ya da eksikte geri döner, yaptıkları işten vazgeçerler. Bir işi yapamayacaklarını düşündükleri takdirde en kolay yolu seçerler: Ya hep, ya hiç yolunu. Yapamayacaklarını düşündükleri işlerle bir daha asla ilgilenmezler, tüm kapılarını kaparlar. Bu, aslında “Ben en mükemmeli yapmalıyım ve herkes beni beğenmeli, benimle gurur duyulmalı, parmakla gösterilmeliyim” şeklinde düşünmelerinden ileri gelir.
Mükemmeliyetçilik ile ilgili hoş bir hikâye vardır. Hikâyeyi bana bir büyüğüm anlatmıştı. Bende mükemmeliyetçiliğin izlerini görmüş ve beni kırmamak için böyle bir yöntem seçmiş olsa gerek.
Hikâye bu ya, bir zamanlar çok meşhur bir heykeltıraş varmış, öylesine güzel heykeller yaparmış ki yaptığı heykelleri görenler onları canlı zannedermiş. Hele heykeller insan tasviri olduğunda görenler şaşırır kalırmış. Çoğu zaman insan mı, heykel mi anlaşılmazmış.
Günün birinde bir kahin ona öleceği zamanın yaklaştığını söylemiş. Heykeltıraş çok korkmuş, ölmek istemediği için ölümden nasıl kaçabilirim diye düşünmeye başlamış ve kendince bir çözüm bulmuş. Nasıl olsa son derece canlı gözüken heykeller yapabildiği için Azrail’i şaşırtabileceğini düşünmüş. Kendisine çok benzeyen on heykel yapmış.
Azrail gelince hemen yaptığı heykellerin arasına geçmiş ve nefesini tutarak beklemiş. Azrail şaşırmış ve Allah’ın yanına geri dönmüş. Allah Azrail’e nasıl bir seçim yapması gerektiğini söylemiş ve ona “Geri dön, tekrar kendi yaptığı heykellerin arasında saklanan heykeltıraşın yanına git ve ona sana söylediğimi şeyi söyle” demiş.
Bunun üzerine Azrail söyleneni yapmak üzere yeniden heykellerin bulunduğu odaya girmiş ve demiş ki “Bayım, bir tek şey dışında hepsi mükemmel. Oldukça başarılısınız ama bir noktayı gözden kaçırmışsınız, ufak bir hatanız var.” Bunu duyan heykeltıraş hemen “Ne hatası? Olamaz!” diye karşılık verince Azrail “İşte, senin hatan” demiş ve kendisini alarak götürmüş.
Bu hikâye bana mükemmeliyetçilikle kibir arasında bazen çok ince bir sınır olduğunu göstermişti. Tabii ki herkes beğenilmek, övülmek, takdir edilmek ister ama bir sosyal fobik buna su kadar, hava kadar çok ihtiyaç duyar. Çünkü yaşadığı yetersizlik duygusunun kendisine ait bir duygu olmadığını bilir ve bunu ancak takdirle aşabileceğini düşünür. Ancak beklediği övgü sözcüklerinin gerçekçi olması gerekir. Aksi takdirde kendisiyle alay edildiği hissine kapılır ve tüm kapılarını bir daha açılmamak üzere kapatır.
Sosyal fobik bir insan ön planda olma isteği ile sürekli kaçınma ihtiyacı ve kimse beni fark etmesin duygusunu bir arada yaşar. Bu duruma apayrı iki uçta gidip gelme denilebilir.  Hem parmakla gösterilmeliyim düşüncesi hem de kimse beni fark etmesin duygusu!
Ortaokuldayken bu duyguyu çok yaşamıştım. Sözlüye kalkmamak adına arkadaşlarımızla geliştirdiğimiz bir yöntem vardı. Nereden çıkmıştı, kim uydurdu bilemiyorum ama biz bunu sık sık yapardık. Avucumuza parmağımızla 8 yazar ve sımsıkı kapardık. Sözlü bitene kadar da bir daha açmaz ve öğretmenimizin gözünün içine hiç bakmazdık. Enteresandır ki ne zaman bunu yapsam sözlüye kalkmazdım -oysa daima çalışmış olurdum- Belki de öğretmenlerimiz anlayışlıydı ve kendisine bakmayanı kaldırmıyordu kim bilir!
Sözlü ya da yazılı sınavlar her çocuk için kaygı vericidir. Bu yaşıma kadar sınavları ciddiye almayan kimseyi görmedim desem yalan olmaz. Üstelik sınavlar sadece okul yaşamıyla sınırlı da değil, hayatın her döneminde var. Aile içi sınavlar, iş yerinde verilen sınavlar, evlilikte verilen sınavlar… Yaşamın sonuna kadar her yerde sınav var. Bu sınavlarda yerimize başkalarını sokamıyoruz, yani dublör kullanamıyoruz. Ve hayat ile tek başımıza mücadele etmek durumunda kalıyoruz.
Bazen bakıyorum da insan olmak ne kadar zor aslında ve biz bu zor işi başarmaya çalışıyoruz. Tabii ki kamil insan olmaya çalışmak gerçekten zor. Bu noktada İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme adlı eserin sahibi David Hume’dan bahsetmek son derece uygun olacaktır. İskoçyalı bir filozof ve tarihçi olan Hume’un ahlaki yargıların gerçek niteliğine ilişkin gayet zekice tahlilleri vardır. Ahlaki yargıların onaylama ve onaylamama duygularına dayandığına inanan Hume, duyguların temelinde getirdikleri iyi ya da kötü sonuçların bulunduğu kanısındadır. Sözgelimi can almayı yasaklarız, çünkü bunun temelinde yer alan nihai duygu, kendi canımızın alınmasının kötü bir şey olmasıdır.
Hume “İnsan fark edilmesi imkansız bir hızla birbirini izleyen, sonsuz bir akış ve hareket içinde bulunan farklı algılardan oluşmuş bir demet ya da derlemedir”diyordu. Gerçekten de algıların insan hayatı üzerinde belirleyici bir etkisi vardır. İnsan bir olayı bir türlü algılarsa bir yöne, başka türlü algılarsa başka bir yöne gidebilir. Hayatı algılarken insanı da algılamak ama doğru algılamak önemli. Bu bağlamda kimseyi kırmadan, incitmeden yaşamaya çalışmak, paylaşmak, konuşurken dinlemeyi de bilmek, insanı insan yapan özelliklere sahip olmak belki de hayatı yaşanılır kılan yapı taşları.

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yorum Yaz

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.