TEMİZLİK TAKINTILARI

0

TEMİZLİK TAKINTILARI
Emile Zola muhibbi, natüralizm sevdalısı büyük yazarımız Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın daktilosunu eldivenle kullandığı; Boğaziçi mehtaplarını ölümsüzleştiren, İstanbul aşıklarından Abdülhak Şinasi Hisar’ın uzlete çekildiği Gümüşsuyu’ndaki evinde hayatını temiz kalmaya adadığı edebiyat çevrelerinde anlatılır.
Bir başka ünlü ‘temiz’, Amerikalı film yapımcısı, sanayici, havacı Howard Hughes idi (hayatı bu satırları yazdığım sıralarda filme alınan Hughes’u Leonardo diCaprio canlandıracak, film 2004 sonbaharında gösterime girecek).

En ‘meşhur’ takıntı türü temizlik takıntılarıdır.

Herhalde hepimizin pislik korkusuyla yaşayan yakınlarımız vardır. Büyük serveti sayesinde, kendisini herkesten ve herşeyden tecrit ettiği bir hayat kurmuştu. Dakika başı musluğa koşanlar, banyodan çıkmak bilmeyenler, tuvalet sonrası tahareti yarım saat sürenler her okuyucunun sanıyorum aşinasıdır
Hazindir, kirlenme korkuları yüzünden, geçirdiği bir hastalığın tedavisini görememiş, bu yüzden hayatını kaybetmişti. 1905′te başlayan hayatı 1976′da sona erdiğinde uzun süredir yapayalnızdı. Kendisini hapsettiği otelde ölüsü bulunmuştu. Yüzü hastalık tesiriyle öylesine değişmişti ki, kimse kendisini tanıyamamış, kendisini teşhis edebilmek için parmak izleri alınmıştı. Her ceset kötüdür, ama Cehennem Melekleri (Hell’s Angels), Yaralı Yüz (Scarface), Kanun Dışı (The Outlaw) gibi filmlerin yapımcısı, arkasında 2 milyar dolar bırakan bu adamın cesedi gıdasızlıktan, susuzluktan kurumuş, eğri büğrü bir hal almıştı.
Temizlik takıntıları olan kişiler ellerini iyi yıkayıp yıkamadıklarını, kirli bir şeye (her türlü eşya, hayvan, metal, yiyecek, yağ, cam kırığı, yün, kumaş, mürekkep, gazete…) değip değmediklerini, elbiselerinde bir leke olup olmadığını, en son kimle tokalaştıklarını, bir taraflarını bir vücut salgısı (kan, idrar, dışkı, tükürük, ter…) bulaşıp bulaşmadığını düşünüp dururlar. Kalkıp orasını burasını yıkamayanın bile kafası hiç rahat değildir.
Elini Cebine Sokmayan Adam
Baer ve Jenike’nin naklettiği bir vaka şudur:
30 yaşında bir erkek, kirli olduğunu düşündüğü nesnelerden kendisine pislik bulaşması korkusuyla doktora başvurur. ‘Kirli’ nesneleri ellemeden önce üstlerini kağıt havluyla örtmektedir. Yine de kirli çamaşırlarına, yatağına, lokantaların kapı kollarına, arabasının benzin deposunun kapağına dokunmak zorunda kalırsa kirlendiği hissine kapılır, huzursuz olur. Bu durumda uzun uzun ellerini yıkar, bununla da yetinmez, kirli nesneyle temas ettiğini düşündüğü elbiselerini de yıkar. Bir elini daima ‘temiz’ tutar, bu eliyle pantolonunun cebine sokmaz, bu eliyle tokalaşmaz. Zamanla işinde tam mesai çalışamaz olur. Çünkü kirli nesnelerden uzak kalmak ve temizlenmek için harcadığı zaman akıl mantık sınırlarını aşmıştır. Her gün saatlerini temizlenmeye harcadığı için, giderek sosyal hayattan da kopar.
Her Yerde Kan Var!
Bazı kişilerde birden fazla takıntı türü görülebilir. Veya bir takıntı düzelir, yerini başka bir takıntıya bırakabilir. Tedaviye iyi cevap veren hastalarda ilaç kesildikten sonra hastalık nüksedebilir. Bütün bunlara iyi bir örnek olması açısından, Osman’ın hikayesini anlatmak istiyorum.
Osman 27  yaşındaydı, İstanbul’daki bir üniversitenin  işletme fakültesini bitirmiş, yüksek lisansını tamamlamıştı. Bize ilk geldiği sırada İstanbul’da yedek subay olarak askerliğini yapıyordu. Ailesi Erzincanlıydı ama İzmit’te oturuyorlardı. Takıntı hastası olduğu, odamdaki sehpada cep telefonuna yer beğenmemesinden belliydi. Telefonu bir oraya koyuyor,bir buraya koyuyordu;  oradan alıp şuraya, şuradan buraya yerini değiştirip duruyordu.
Takıntıları 17 yaşında başlamıştı. Başarılı bir eğitim hayatı geçirmişti. Henüz üniversiteye giriş imtihanı sonuçları açıklanmamakla birlikte, yüksekçe bir puan bekliyordu. İlkokul, orta, lise derken koca delikanlı olmuş,  nihayet üniversite kapısına dayanmıştı.
İzmit’te okuduğu lisenin mezuniyet balosu yapılacaktı. Osmanların evi, balonun yapılacağı yere yakındı. Balodan bir gece önce, şehre uzakça bir yerde oturan arkadaşını evine çağırdı Osman. Berbere gidilecek, şık kıyafetler giyilecek… Arkadaşının yollarda ziyan olmasını istemedi, misafirperverliğini gösterdi.
Ama tatsız bir olay, mezuniyet gecesini kabusa çevirdi. Balonun yapılacağı yere giderken, otobüsün biri arkadaşına çarptı, ortalık kan gölüne döndü, Osman derhal arkadaşını yüklenip hastaneye koşturdu. İki genç, geceyi balo salonunda değil, hastanenin acilinde geçirdiler. Arkadaşı hayati tehlike yaşamadan, sakat da kalmadan  kurtuldu, hatta ertesi gün hastaneden taburcu oldu.
Fakat Osman, arkadaşının kana bulanmış gövdesini omuzladığını, kendi ellerinin ve yüzünün arkadaşının kanıyla kıpkırmızı olduğunu unutamıyordu. Çok sevdiği birinin sıcacık kanını teninde hissetmiş, bundan çok etkilenmişti. Bir daha kana dokunmaya tahammülü yoktu. Asla kan değmemeliydi Osman’ın hiçbir yerine.
Kan korkusu zihnini çok uğraştırıyordu. Nereye baksa kan olup olmadığını kontrol ediyordu. Postaneye gitse bankoların üstünü, mağazalarda yazarkasaların tuşlarını, evlerde kapıları, başladığı üniversitede sıraları  uzun uzun inceliyordu. Bir masanın üstünde, bir kapının kolunda, bir mağazanın vitrininde koyu renkli bir nokta görse ‘Acaba kan mı?’ endişesine kapılıyordu. Ya o mekandan uzaklaşıyor veya –mutlaka orada bulunmaya mecbursa- büyük bir sıkıntı çekiyordu. Bir akrabasının yazıhanesine, evine, dükkanına ziyarete gitse hızla bütün koltukları gözleriyle tarıyor, en lekesiz görünen koltuğa oturmaya çalışıyordu. Elbette koltukları fazla inceleme fırsatı bulamadığından, oturmaktan çok rahatsız oluyordu. Otururken önündeki sehpada gördüğü küçücük siyah bir leke, Osman’ı  öyle huzursuz  ediyordu ki, vedalaşırken o akrabasıyla el sıkışmak istemiyordu. Ama takıntılarını insanlara açıklayamadığından ister istemez koltuklara oturuyor, tanıdıklarla el sıkışıyordu. Sonra da kendisini evine atıp 20 dakika kadar el yıkıyordu. Hatta bazen, sadece biriyle el sıkıştığı için banyo yapıyordu. Ceket, pantolon alacağı zaman kumaşın her noktasını didik didik ediyordu. Ama baktığı şey kumaşın kalitesi değil, üstünde kan lekesi olup olmadığıydı. O zamanlarda çok daha yaygın kullanılan umumi telefonlara mendiliyle dokunuyor, ahizeyi yüzünden mümkün olduğu kadar uzak  tutuyordu. Yürürken gözü yerlerdeydi. Bastığı yere dikkat ediyordu. Kana asla basmamalıydı çünkü. Babasının ifadesiyle, adeta yere para düşürmüş de onu arıyor gibi yürümeye başlamıştı. Sokağa çıkmak, bakkaldan gazete almak, okula gitmek, otobüse binmek işkenceye dönüşmüştü.
Mübarek Ramazan ayı geldi, oruç tutmaya başladı Osman. Temizlik takıntılarına bir takıntı daha eklendi. ‘Ya durduk yerde cinsel boşalma olursa da orucum bozulursa?’ Orucun, ibadetin huzurunu yaşayamıyor, bütün dikkat ve gayretini orucunun bozulmamasına harcıyordu. Orucun bozulması korkusu, hem de cinsel boşalmayla bozulması korkusu, oruçtan duyulacak mutluluğun önüne geçmişti.
Sonra bütün sıkıntıları başlatan şeyin, mezuniyet gecesi olduğunu düşünmeye başladı. Keşke balo salonuna o yoldan gitmeseydik, keşke evden bir dakika erken çıksaydık, keşke o berbere değil bu berbere gitseydik, keşke gömleğimi düğmelerken biraz daha acele etseydim de kazadan saniye farkıyla kurtulsaydık… gibi milyon türlü düşünce Osman’ın zihninde dans ediyordu.
Sonunda dayanamayarak bir psikiyatriste gitti, ilaç tedavisiyle düzeldi. Birkaç yılı rahat ve mutlu geçirdi. Üniversitenin üçüncü sınıfında, bir ev tutarak tek başına yaşamaya başladı. Bir gün kendisine bir kot pantolon aldı, evine gelip denediğinde paça boyunun kısa olduğunu düşündü. Gidip pantolonu uzunuyla değiştirdi. Uzun pantolonun da bedeni uymadı. Onu da değiştirdi, bu defa kasıklardan potluk yaptı. Kotçuyu kapı komşusu yaptı Osman. Bir kot daha denedi, beğendi, ama evde giydiğinde, bedeni de paçaları da iyi durmakla beraber belden biraz sakil durdu. Yine kotçuya yollandı, eskisini verip sonunda kusursuz olduğunu düşündüğü bir pantolon aldı. Evde tekrar giyip ayna karşısına geçince rengini beğenmedi.
Bir türlü uygun kotu aldığından emin olamıyordu. Mağazada pantolonu giyiyor, uzun uzun inceliyor, ‘Tamam, bu galiba iyi,’ diyor, ama akşam eve dönünce içine bir kurt düşüyordu. Pantolonu bacaklarına yeniden geçiriyor, mutlaka bir kusur buluyordu.
Bütün günü artık İstanbul’un kot mağazalarında geçiyordu. Okula falan gittiği yoktu. Hatta sosyal hayattan, arkadaş çevresinden de kopmuştu. Her sabah kalkıp işe gider gibi kotçulara gidiyor, o çarşı senin bu çarşı benim, o dükkan senin bu dükkan benim dolaşıyordu. İstanbul’un kotçular camiasında tanınan biri olmuştu Osman.
Psikiyatristin yolunu tuttu, reçete yazıldı, ilaçları kullandı, kısa sürede düzeldi, İşletme Fakültesi’nin üçüncü sınıfını bitirdi, bir sonraki sene üniversiteden mezun oldu, yüksek lisansa girdi. Bir arkadaşıyla yeni bir ev tuttu. Her şey yolunda gidiyordu. Kız arkadaşıyla tatile çıktı. Güneyin kızgın güneşinden yanan gövdesini havuza attı, dinlendi, eğlendi, yüksek lisans programına başladı.
Tatilinin son günlerinde önemsiz bir sağlık sorunu ortaya çıkmıştı. Penisinde bir kızarıklık oluşmuştu. Osman bunu ciddiye almamış, havuzda çok kalıp kız arkadaşıyla çok sık cinsel ilişkiye girmesine bağlamıştı. Ancak kızarıklık geçmeyince İstanbul’da bir cilt uzmanına başvurdu. Cilt uzmanı da kızarıklığın önemli olmadığını, tahrişe bağlı olduğunu düşündü, bir merhem verdi. Şanssızlık bu ya, merhem yan etkiye yol açtı, Osman’ın cinsel organındaki kızarıklık daha da arttı, penis derisi inceldi. Merhem değiştirildi, Osman da birkaç hafta içinde bu illetten kurtuldu. Fakat bu esnada epey endişelenmiş, üzülmüştü.
Daha önce dert etmediği halde, ev arkadaşının mantar hastalığı Osman’ı korkutmaya başladı. Arkadaşının kasık bölgesinde mantara bağlı cilt yaraları vardı. Osman, kendisine de mantar hastalığı bulaşmasından  kaygı duyuyordu. Giderek kaygısı şiddetlendi. Ev arkadaşının dokunduğu hiçbir şeye dokunmak istemiyordu. Tabii ki aynı ev içinde bu oldukça zordu. Televizyonun uzaktan kumandası, dokunulmazlar arasındaydı. Ortak arabalarını, arkadaşının eli direksiyona değdi diye kullanmıyordu. Ne yapıp edip arkadaşından önce banyo yapmaya çalışıyordu.
Kasık, penis, mantar, cinsellik derken sperm bulaşma korkuları ortaya çıktı. Aynı evde iki erkek kalıyorlardı. İki genç erkek. Osman, arkadaşının erkeklik sıvısının bulaştığı bir yere elini sürüyor muydu acaba? Arkadaşının erkeklik sıvısı Osman’ın çamaşırlarına, çantasına, terliklerine değiyor muydu? Arkadaşına dokununca, onunla el sıkışınca meni kendi eline geçebilir miydi?
Tıp fakültesinde öğrenci olan bir arkadaşından spermin dış ortamda yedi saat yaşayabileceğini duydu. Bu bilgi, Osman’da yeni sıkıntılar doğurdu. Bekar evi İstanbul’da, ailesinin evi İzmit’teydi. İstanbul-İzmit arası bir saatti. Sık sık ailesinin yanına gidiyordu Osman. ‘Acaba arkadaşımdan bulaşan meniyi eve taşır mıyım?’ şüphesi genç adamın hayatını kabusa dönüştürmüştü. ‘Arkadaşımın sperm hücrelerini eve taşırsam, benden de anneme bulaşırsa, annem hamile kalırsa…’
Umumi tuvaletler de Osman’ın huzursuzluğunu ayyuka çıkaran yerlerdi. Umumi tuvaletten Osman’a meni bulaşabilir, Osman annesini elleyince, annesi umumi tuvaletten taşınan meniyle hamile kalabilirdi. Hafta sonları kirli çamaşırlarını, havlularını yıkatmak için İzmit’e götürüyordu. Ama yedi saat geçmeden kirlilerini kimseye elletmiyordu. Gözü saatte sperm hücrelerinin ömrünü tamamlamasını bekliyordu. Çamaşırları, İstanbul’daki evinden çıktıktan yedi saat sonra yıkanabiliyordu. Sürekli ellerini yıkıyor, bununla da yetinmeyip dokunduğu yerleri de yıkıyordu. Dokunduğu her yer annesinin felaketi olabilirdi. Zamanla terliğini ve havlusunu atmaya başladı. Kirlenen havlusu yıkanmıyor, çöp tenekesini boyluyordu.
Ardından, evdeki insanlara her türlü hastalığı bulaştırma korkusu başladı Osman’da. Öyle ya, umumi tuvaletlerde, konuştuğu, tokalaştığı insanlarda, sinemalarda, kahvelerde sadece meni değil bin türlü hastalık vardı. Bu defa 17 yaşında olduğu gibi  kan değil, özellikle sümük ve tükürük bulamasından korkuyordu. Osman’a göre, belki de meniye kıvam ve renk açısından daha yakın olduğu için sümük ve tükürük korkusu almıştı kan korkusunun yerini. Üstelik kan her yerde yoktu, ama sümük ve tükürük her yerde vardı. Yüzünü, yanaklarını, burnunu elleyen yüzlerce insanla el sıkışmak, küçücük hücresini öksürürken saçtığı tükürük zerrecikleriyle dolduran biletçilerden bilet almak, milyonlarca insanın ellediği kapı kollarını ellemek zorunda kalıyordu. Eskiden yerde para arar gibi kan lekesi ararken, şimdi kağıt mendil aramaya başlamıştı. Kağıt mendil sümük demekti, kesinlikle kağıt mendile basmamalıydı.
Daha önce psikiyatristlere gitmiş, verilen ilaçlarla takıntıları düzelmiş, ama sonra yeniden başlamıştı. Psikiyatriye inancı zayıflamıştı. Hastalığı düzeliyor, ilaçları kesince tekrarlıyordu. Psikiyatri doktoruna gitmedi Osman.
Takıntıları daha da yaygınlaştı. Evdeki insanlara ‘hastalık bulaştırma’ korkusu, aile fertlerine ‘zarar verme’ korkusuna dönüştü. Elektrikli cihazları ne zaman kullansa, ‘Benden sonra kullanan zarar görür mü?’ endişesi beynini yakıyordu. Saç kurutma makinesi, tost makinesi, radyo, televizyon… Aklınıza ne gelirse kullandıktan sonra, başkasına zarar vermemek için defalarca kontrol ediyordu. Kendisinin bozduğu bir alet yüzünden aileden birinin yaralandığını, sakat kaldığını, öldüğünü düşünüyor, muazzam bir suçluluk duygusuna kapılıyordu. Ailenin arabasını kullanırken ne zaman bir çukura girse, ‘Benden sonra arabayı ağabeyim kullanır da kaza yaparsa,’ vehminden kurtulamıyordu.
Herhangi bir tedai görmeden askere gidince, takıntıları yoğunlaştı ve bize başvurdu.
Çeşme Başında Boşanan Hıçkırıklar
Burcu, banka memuru bir babayla ev hanımı bir annenin kızıydı. Bize ilk geldiğinde 22 yaşındaydı. Üniversitede tekstille ilgili bir bölümde okuyordu. Kendisinden üç yaş büyük bekar bir ablası, 17 yaşında lise öğrencisi bir erkek kardeşi vardı.
Aile bağları oldukça kuvvetliydi. Anne ve baba çocuklarını, kardeşler birbirlerini seviyorlardı. Çocuklarına müşfik davranan, anlayışlı, güler yüzlü bir anneleri vardı. Babaları Rıfat, evlatlarıyla son derece ilgili, onların her şeyini düşünen bir adamdı. Çocuklarından biri öksürse, Rıfat’ın gözüne sabaha kadar uyku girmiyordu. Öylesine aşırı şefkatli bir adamdı ki, davranışları farkında olmadan baskıya dönüşmüştü. Çocuklara asla kötü davranmıyordu, hep tatlı dilliydi, çocukların isteklerini anlayışa karşılıyor, mümkün olduğu kadar yerine getirmeye çalışıyordu. Kesinlikle ‘Kız kısmı gezmez, evde oturacaksın, annene yardım edeceksin,’ yaklaşımı sergilemiyordu. Kızları olsun, oğlu olsun, çok mantıksız değilse istedikleri izni koparabiliyorlardı Rıfat’tan. Fakat 25 yaşındaki büyük kızının bile ne kadar yemek yediğine dikkat ediyor,
-’Kızım az yedin, sebze yemedin, çikolatayı fazla kaçırdın, hadi şu tavuktan da ye,’ türü nasihatlerle çocuklara lokmalarını yutarken bile gözetlendikleri hissini uyandırıyordu. Hatta sofraya oturur oturmaz, daha kaşıklar ele alınmadan müdahaleler başlıyordu:
-’Oğlum eti iyice çiğnemeden yutma, Burcu senin yüzün biraz solgun, ıspanağı bol ye, hanım çorbayı fazla ısıtma çocukların dişlerine zararlı, kızım dur bakayım senin pilavında taş mı var yoksa…’
Müdahaleler elbette sofrayla sınırlı kalmıyordu. Her şey Rıfat’ın ilgi alanındaydı. Eşinin, oğlunun ve kızlarının yapacağı her şeyi Rıfat önceden düşünüyor ve söylüyordu:
-’Oğlum çantanı hazırladın mı? Aman kitaplarından birini unutma. Getir bakayım ders programını yarın ne dersleri varmış? Ayakkabıların biraz tozlanmış galiba, boyamadan okula gitme. Matematik, edebiyat, tarih… Dur getir çantanı ben hazırlayayım, unutursun şimdi. Burcu sen bugün erken yat canım, çok yoruluyorsun. Uykun mu yok? Yatarsan uykun gelir güzel kızım. Yarın hava soğuk olacakmış, siyah çizmelerini giy. Hanım dur, öyle yer mi silinir, belin çıkacak…’
Evde son derece  iyi niyetli, ama hiç susmayan, her şeye karışan bir adam vardı. Burcu, bu sevgi dolu aile ortamında, ama müdahaleci bir babanın kanatları altında büyüdü.
Çok ayrıntıcı, her şeyi uzun uzun ve inceden inceye düşünen bir insandı Burcu. Bu yüzden insanlara karşı gayet zarifti. Herkese iyi davranırdı. Ağzından çıkacak söze çok dikkat eder, kimseyi kırmamaya çalışırdı. Aşırı derece dürüsttü. Hatta ahlaki konularda katıydı. Hiçbir canlıya en küçük bir haksızlık yapmamaya çalışırdı. Kuşlara yem atar, ağaçtan yaprak koparmaz, yerlere çöp atmazdı. Otobüste giderken aksırsa, yolculara hastalık bulaştıracak olmanın vicdan azabını yaşardı. Dini inançları kuvvetliydi. Namaz kılar, oruç tutardı.
Çok teferruatçıydı. Teferruatçılığı, kılık kıyafetinden bile ilk bakışta belli olurdu. Son derece şık giyinirdi. Gömleğinin düğmesinden ayakkabısının tokasına kadar her giydiği büyük bir uyum içindeydi. Saçına, makyajına büyük özen gösterirdi. Kaşlarını aldırsa, iki kaşı arasındaki milimetrik bir asimetri, huzurunu kaçırırdı. Geceleri uykuya dalmadan önce baş parmağıyla diğer tırnaklarının keskin tarafını muayene eder, tırnaklarında küçük bir çıkıntı hissederse yataktan kalkar tırnak törpülerdi.
Bize geldiğinde 13 yıllık öğrenciydi, ama hayatında bir kere bile okul tuvaletine girmemişti. Ömrü boyunca sadece birkaç kere umumi helaya girmek mecburiyetinde kalmış, bunu da büyük bir iğrenme hissiyle yapmıştı. Her yerde yemek yiyemezdi. Misafir olduğu bir evin sahibini yeterince titiz bulmadıysa, mutfağı Burcu’ya göre kafi miktarda temiz değilse, sofraya oturmaktan kaçınırdı. Ev sahipleri ısrar ederse, yalandan nefret ettiği halde, yalan söylerdi. Açlıktan karnı zil çalsa bile,
-’Tokum, biraz evvel yedim, boğazım ağrıyor, dana eti alerji yapıyor…’ türünden bahaneler uydururdu yemekten imtina maksadıyla. Eğer mutlaka yemek zorunda bırakılırsa, büyük zorlukla katlanırdı buna. Kaşığı tabağa sallar, ama fazla doldurmaz ve ağır hareket ederdi. Ev sahipleri de hakikaten tok veya iştahsız olduğunu kabule mecbur kalırlardı.
Burcu’nun özellikle uzak durduğu gıdalar, açıkta duranlardı. Üstü sıkı sıkı örtülmemiş  yemekler tozlanabilirdi, her türlü kirin bulaşmasına açıktı. Sürahinin her tarafı iyice kapalı olmalıydı. İğrendiği bir canlı türü sineklerdi. Bir yere girdiği zaman sinek olup olmadığını tetkik eder, sineklerin nerelere konabileceğini, hangi deliklere nüfuz edebileceğini hesaplardı. Lokantaya pek gitmez, gittiği zaman da  bardak kullanmaz, suyu pet şişeden içerdi. Masadaki çatal bıçağı, çantasından çıkardığı kağıt mendille silerdi.
Cisimlerin yamuk durmasından aşırı rahatsız olurdu. Gazetenin katlanıp rasgele bırakılmasına kızardı. Okunmuş gazeteleri alır, çok düzgün biçimde katlar, sayfa kenarlarının dışarı taşmamasına özen gösterir, bayideki haline getirip öyle sehpaya bırakırdı. Sehpada da rasgele durmamalıydı gazete. Nasıl danteller, kül tablaları, şekerlikler sehpayı tam ortalıyorsa, gazete de belli bir konumda bulunmalıydı. Perdenin kıvrımlarında bir milimetre dahi potluk olmamalıydı. Sık sık perdeleri kontrol eder, potlukları düzeltir, kapatıp açar, olmazsa yeniden kapatıp açardı. Raflarda bardaklar aynı hizada bulunmalıydı. Sık sık raf düzeltirdi. Bardaklar  altlarındaki peçeteleri ortalamalı, peçeteler de aynı hizada bulunmalıydı.
Bize gelmeden iki sene evvel tatsız bir olay yaşamıştı. Eski mahallelerinde oturan, vaktiyle çok sevdiği ama uzun süredir görüşmedikleri bir kızın, öldüğünü öğrenmişti. Ölüm haberini alma şekli feciydi. Koltuğuna gömülmüş televizyon seyrederken, spiker Haliç Köprüsü’nün o gün acı bir trafik kazasına sahne olduğunu, iki kişinin hayatını kaybettiğini söylemişti. Burcu, arkadaşının adını duyar duymaz, yıllardır görüşmediği halde, olumsuz ihtimalleri fazla düşünen kafa yapısının etkisiyle, büyük bir heyecana kapılmıştı. Evet, ölen arkadaşıydı. Koltuğunda donakaldı, ekrandan geçen kaza görüntülerini seyretti. Arkadaşı, neredeyse kafası kopmuş halde cansız yatıyordu.
Bu olayın ardından takıntıları arttı Burcu’nun. Su içmeden önce bardağı defalarca çalkalıyordu. Yine de bardağın temizlendiğinden emin olamıyordu. Çay demlemeden önce demliği yıkayıp  suyu lavaboya boşaltıyor, aklına da şu şüphe takılıyordu:
-’Lavabodan sıçrayan su damlaları demliğin içine girerse…’
Demliği tekrar çalkalıyordu bunun üzerine. Ama takıntıdan kurtulamıyordu:
-’Lavabonun şurasına bir damla sıçradı, o da demliğin şurasına sıçradı, lavabo pis, demlik de kirlendi.’
Demlik çalkalamaların bir türlü sonu gelmiyordu. Bulaşık yıkaması da çok uzun sürüyordu. Yıka, çalkala, yıka, çalkala, bir kısır döngüdür gidiyordu.
Eşyalarını evde annesi dışında kimseye elletmiyordu. Kitapları, çantası, gömlekleri,  kazakları, pantolonları, çamaşırları, takıları ancak annesinin elleriyle temas edebilirdi. Kardeşleri, babası ellerini bir yerlere sürüp yıkamadan Burcu’ya ait şeyleri ellemek gafletinde bulunabiliyorlardı. Halbuki annesi Burcu’nun takıntılarına ‘saygı’ gösteriyordu. Temizlenmeden Burcu’nun hiçbir şeyini ellemiyordu.
Hele çatal, bıçak, kaşık ve tabaklarını annesine bile elletmiyordu. Sofra hazırlanırken Burcu’ya ait yemek takımlarını mutlaka Burcu taşıyordu. Herkes ortadaki salata tabağına çatal sallarken Burcu kendi önündeki küçük salata tabağından yiyordu. Şekerliği bile ayrıydı. Kapağı her zaman sıkı sıkı kapanan özel şekerliğinden evde hiç kimse çayına şeker atamıyordu. İyi yıkanmamış eller korkulu rüyasıydı.
Derken aptes almalarının sonu gelmez oldu. Ağzına üç kere su alıyor, hemen ardından kendi kendine soruyordu:
-’Acaba gerçekten üç kere mi ağzıma su aldım, iki kere mi?’
Üç kere daha su alıyordu ağzına almasına da, şüphesi yatışmıyordu:
-’Acaba üç mü oldu, iki mi?’
Ağzına belki 30 kere su aldıktan sonra burnuna geçiyor, aynı ‘üç mü iki mi’ tereddütleri bu defa burunda yaşanıyordu. Yüz, sağ kol, sol kol… Sular akıyor, uzuvlar yıkanıyor, tereddütler bitmiyordu. Kulak, ense ve baş bölgelerinde rahattı, çünkü bu bölgelerin birer kere yıkanması yeterliydi. Adeta ancak bire kadar sayabilen, akli melekelerini yitirmiş biriydi. Üçe kadar sayması gerektiğinde, altından kalkılamayacak kadar  karmaşık bir hesap yapmış da sonuçtan emin değilmiş gibi oluyordu.
Üçer defa yıkanması gereken azaları otuzar kırkar defa yıkadığı gibi, aptes bittikten sonra sonuçtan tatmin olmayıp yeniden aptes almaya başladı zamanla. Her aptes tekrarında üç mü iki mi tereddütleri de yineleniyordu tabii. Yarım saat süren bir aptesi, yarım saat süren bir aptes daha takip ediyordu.
Buna bir çare buldu: Aileden birini, aptes alırken başına dikiyordu. O kişi de genellikle annesi oluyordu. Annesi:
-’Tamam Burcu, üç oldu,’ deyince, yine de içine sinmemekle birlikte, aptesini kısa sürede bitirebiliyordu. Ama bu defa aptes alabilmek için başkalarına bağımlı hale gelmişti.
Ellerini 3, 5, 7 veya dokuz kere yıkıyordu. Yani tek sayılar kadar. Giderek el yıkama sayısı artmaya başladı. Genellikle 21 kere,  23 kere veya daha fazla el yıkıyordu. Lavabodan 20 dakikadan önce çıkamıyordu. Bir yandan da lavabodan çıkamadığı için ağlıyordu. Ağlaya ağlaya parmak aralarını, el sırtlarını, bileklerini sabunluyordu. Banyonun önünde kuyruklar oluşuyordu. Lavabodan çıkar çıkmaz akıl almaz şüphe beyninde parlıyordu:
-’Galiba ellerimi yıkamadım.’
Evet, ellerini yıkadığını biliyordu, çok iyi biliyordu, ama adeta kısa süreli bir hafıza kaybı yaşıyordu. Daha banyodan dışarı adımını attığı anda, yeniden banyoya dönüp sabuna sarılma ihtiyacı hissediyordu. Ama tekrar banyoya girerse yine çıkamayacaktı. Yirmi dakika, yarım saat daha sabunla ve suyla boğuşurken heba olacak, elleri kızaracak, şişecekti. Banyonun önünde öyle dakikalarca  duruyordu:
-’İçeri girsem mi girmesem mi?’
Kalp atışları hızlanıyordu. Büyük bir tedirginlik, huzursuzluk duyuyordu. Banyoya girse geçici bir süre huzursuzluğu azalacak, kalp çarpıntısı geçecek, ama kısır döngü yeniden başlayacaktı.
El yıkarken aklına kötü bir şey geldiyse mutlaka yeniden el yıkamak zorundaydı. Evin bir odasından başka bir odasına girerken aklına kötü bir şey geldiyse çıkıp yeniden girmek zorundaydı. Bulaşık sırasında bir kapı çalkalarken aklına kötü bir şey geldiyse yeniden çalkalamak zorundaydı. Çamaşırını, gömleğini, pantolonunu, eteğini giyerken aklına kötü bir şey geldiyse çıkarıp yeniden giymek zorundaydı. Sevdiklerinin başına bir şey geldiğini, sınavda başarısız olduğunu, küçük de olsa bir günah işlediğini, babasının işsiz kaldığını düşünürse o sırada yapmakta olduğu fiili kesinlikle tekrarlamalıydı. Ta ki o fikri kafasından atana kadar.  Evde bir kapının eşiğinde durup onlarca kere ileri geri adım atan biri!
Giderek giyinmelerinin de sonu gelmez oldu. Kazak giy, aklına kötü bir fikir geldi, çıkar baştan giy, olmadı baştan giy. Pantolonu bacaklardan geçirip fermuarını da çek, kardeşin şehir dışındaysa ve hava da yağmurlu olup kazaya müsaitse, aç fermuarı çıkar pantolonu giy pantolonu çek fermuarı…
Çıkarıp baştan giyme takıntılarını yenebilse bile, öte yandan  temizlik uğraşları giyinip evden çıkmasını son derece zorlaştırıyordu. Üstüne giydiği her parçadan sonra banyoya koşup ellerini yıkıyordu. Gözüne far sürüyor elini yıkıyor, kirpiğine rimel çekiyor elini yıkıyor, dudaklarını rujluyor elini yıkıyor, saçına toka takıyor elini yıkıyordu.
Burcu son derece dürüst, duyarlı, sevecen bir insan olmasının yanı sıra zeki ve yetenekliydi de. Çok güzel resim yapardı. Daha öğrenciyken çizdiği kıyafet tasarımları, piyasada rağbet görüyordu. Ama takıntılar yoğunlaştıkça bırakın resim yapmayı, hobilere vakit ayırmayı, temizlik dışında bir şeyi düşünemez olmuştu. Giderek kabiliyetlerinin köreldiğini hissediyor, mutsuz oluyordu.
Bu çaresizlik içinde psikiyatri uzmanına başvurdu, ilaç yazıldı, başka herhangi bir tedaviye ihtiyaç kalmadan, birkaç ay içinde takıntılarından büyük ölçüde kurtuldu.
Ağzının İçini Sabunla Yıkayan Genç
Gökhan, 28 yaşındaydı. Bekardı. Tarih mezunuydu, ama takıntıları yüzünden çalışamaz haldeydi. Şikayetleri 18 yaşındayken başlamıştı. Üniversite imtihanında başarılı olmuş Ankara Hukuk Fakültesi’ni kazanmıştı. Hukuk okumakta pek hevesi olmadığı halde, o zamanki adıyla Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı gibi bir kabustan alnının akıyla çıkmanın rahatlığı içinde, ailesinin ve çevresinin de desteğiyle, babasının görevli olduğu Tekirdağ’dan ayrılmış, Ankara’ya yerleşerek üniversite hayatına başlamıştı.
Başlangıçta her şey çok güzeldi. Kültürlü, entelektüel bir gençti Gökhan. Okuyor, dünyada olan bitene kafa yoruyordu. Siyasete ilgisi vardı. İdealistti. Ankara’da bir kızı sevdi, kız da Gökhan’ı  sevdi. Mutlulukları fazla uzun sürmedi, tanıştıkları yıl ayrıldılar. Kız arkadaşının ayrılık arifesindeki davranışları, Gökhan’ın kalbini çok kırmıştı.
Bu acılı ayrılıktan kısa bir süre sonra, Gökhan’da temizlik takıntıları başladı. Çok iyi yıkandığı halde, bir türlü temizlendiğine inanamıyordu. Üç saat banyoda kalıyor, çıkmak istiyor, ama içinden bir ses ‘Temiz değilsin’ deyince suyun altından bir türlü ayrılamıyordu. El yıkaması gerektiğinde en az 15-20 dakika musluk başında kalmak zorundaydı.
Hukuk Fakültesi’ni sevemediği için, Ankara Gökhan’ın gözünde artık çekiciliğini kaybettiği için, ailesine yakın olmak için, okulu bıraktı, tekrar üniversite imtihanına girdi, İstanbul’da sevdiği bir bölüm olan tarihi kazandı.
Takıntılarının belirgin biçimde azaldığı dönemler olmakla birlikte, zaman zaman oldukça ağırlaşıyordu. Ev dışında her yere dokunabiliyordu, ama eve gelip de ellerini yıkadıktan sonra kendi özel eşyaları dışında hiçbir şeye elini süremiyordu. Şöyle düşünüyordu:
-’Dışarıda ne varsa kirli. Kapılar kirli, okuldaki sıralar kirli, otobüslerdeki tutamak yerleri kirli, insanların elleri kirli… Ama benim de ellerim kirli. Halbuki evime dönüp de ellerimi yıkayınca, bir daha kirlenmeye tahammülüm yok.’
Kendi evlerindeki elektrik düğmelerine dokunamıyordu. Teybi açıp müzik dinleyemiyordu. Kendine ait bir volkmen edinmişti, ona da kimsenin el sürmesine izin vermiyordu. Sık sık bir tören havası içinde volkmenin kulaklıklarını siliyordu. Özel eşyalarına aileden biri dokunduğu zaman öfkeden deliye dönüyordu. Annesi bardakları ne kadar yıkarsa yıkasın temiz olduğuna emin olamadığı için, plastik bardak kullanıyordu. Televizyonun uzaktan kumandasına dokunması ise imkansızdı, çünkü herkes dokunuyordu ona. Televizyon seyredecek olsa kumandanın üstüne bir kat kağıt (tuvalet kağıdı veya peçete) örtüyor, yine dokunamıyor bir kat daha kağıt örtüyor, yine dokunamayıp 15 kat kağıtla artık kumandayı kullanması iyice zorlaşınca kanal değiştirmek üzere annesini çağırıyordu.
İdrar dışkı ihtiyacını gördükten sonra helanın lavabosunda ellerini yıkıyor, bir kağıtla musluğu kapatıyor, evde sadece kendisinin kullandığı başka bir muslukta  tekrar ellerini yıkıyordu. Umumi tuvaletlere ise hiç giremiyor, yolda izde hacet gidermesi icap ettiğinde bir ağaç veya duvar dibi arıyordu.
Derken yemek yağlarından tiksinmeye başladı. Yağların  dişetlerine, dudaklarına, diline, ellerine yapışıp gitmeyeceğini düşünüyordu. Özellikle de sıvı yağlar ve margarinler yapışkanlık hissi uyandırıyordu. Yemekten sonra bir saat ellerini yıkıyordu. Yine de yağdan tiksinme duygusunu yenemeyince, önce sıvıyağı ve margarini terk etti, tereyağlı yemeye başladı. Fakat yemek ardından bir saat el yıkama süresi kısalmadı. Günün birinde yemekten yağı tamamıyla kaldırdı. Sebzeleri suyla haşlayıp yiyordu. Etle bütün alakasını kesti. Peynir, yoğurt gibi süt ürünlerini de yağ ihtiva ettiğinden dolayı sofrasından kaldırdı.
Bir gün karşısında yemek yiyen insanların tükürük sıçratabileceği, yağlı tükürüklerin üstüne başına sıçrayabileceği hissine kapıldı. Artık aileyle masaya oturmuyor, hatta yemek yenen odada bile durmuyor, yemek saatlerinde  köşe bucak kaçıyordu. Arkadaşlarıyla gezerken karınları acıksa, birinin çıkıp da döner, köfte gibi şeyler yemesine var gücüyle engel olmaya çalışıyordu. Seyahat sırasında babasının peynirli börek yemesini istemiyordu. Yiyecekse sade börek yemeliydi.
Yağdan uzaklaşmak için verdiği savaş, Gökhan’ı bir türlü rahatlatmıyor, tam tersine kıskıvrak bağlıyordu. Ağzının içini de sabunla yıkamaya başladı. Suda haşlanmış sebzeden başka bir şey yemediği halde karnı doyunca lavaboya koşup ağzını sabunlu suyla 15-20 dakika çalkalıyordu. Bu ağız çalkalama da bir merasim ciddiyeti içinde, son derece kurallı olarak uygulanıyordu. Önce sağ tarafa su verilip, kafa sağa ve öne doğru belli açıyla eğiliyordu. Kafanın hangi açıyla sağa ve öne eğileceği belliydi. Suyun, ağzın sağ tarafına en iyi şekilde yayılacağı açıydı bu. Ardından gerdan arkaya doğru kırılarak suyun yeni alanlara ulaşması sağlanıyordu. Sonra ağzı sol tarafı sulanıyor, baş bu defa sola ve öne, sola ve arkaya eğiliyordu.
İnsanların ağızlarından çıkan tükürüklerin üstüne başına sıçramasından duyduğu endişe giderek arttı. Öksürüp aksırana şiddetle tepki veriyor, bağırıp çağırıyordu. Eskiden beri duşakabinde her gün uzun uzun yıkanırdı. Babasının banyoda öksürdüğünü gördü. O günden sonra ne zaman banyoya girse duşakabine dokunduğunu hissediyor, her tarafına tükürük bulaşmış duygusuna kapılıyordu.
Sokaklarda da tedirgindi. Minibüste otobüste otururken arkasında birilerinin konuşmasından son derece rahatsız oluyordu. Yanlış anlamayın, gürültü veya gevezelik değildi Gökhan’ı rahatsız eden. Ensesine tükürük sıçrama ihtimaliydi. Toplu taşıma araçlarında mutlaka en arka koltukta oturmak mecburiyetindeydi artık. Durakta minibüs bekliyor, arka koltuğu boş olmayan minibüslere binmiyordu.
Bir Pazar günü kahvede maç seyrediyordu. Futbol meraklıları kahveyi doldurmuştu. Gökhan’ın arkasında oturan adam, ateşli bir taraftar olacak ki, kaçan gollere hayıflandığını bağırarak ifade ediyordu. Gökhan ensesine tükürük sıçradığı takıntısını yenemedi, maçı yarım bıraktı, eve gidip yıkandı. Sonraki haftalarda, arkası duvara dayalı sandalyelerde maç seyretti.
Yüzünde ıslaklık hissetmese bile, mikron boyutundaki damlaların sıçrayabileceği düşüncesini bir türlü aklından atamıyordu. Bir yaz ayında  tükürük sıçrama kaygıları ve yağdan tiksinme had safhaya ulaşmıştı. Plajda köfte yiyen bir ihtiyar adam gördü. Şöyle düşündü:
-’İnsanlar köfte yiyip denize giriyorlar. Ben de denize girince üzerime köftenin yağları bulaşabilir.’
Gökhan, denizle ve yüzmeyle alakasını da kesti. Muslukların temizliğinden de şüphe eder oldu. Musluklarda suyun aktığı yeri uzun uzun sabunluyordu. İnsanlarla yanak yanağa temas edip öpüşmeye katiyen tahammül edemediğinden, çalışmayı düşünemiyordu bile. İşsizlik canına tak dediğinde, kimseyle fazla yüz göz olmadan nasıl çalışma hayatını yürütebileceğinin planlarını yapıyordu.
Acısı o kadar büyüktü ki, ‘Ateist olduğum için herhalde Allah beni cezalandırıyor,’ diye düşünüyordu.

Paylaş.

Yazar Hakkında

Yorum Yaz

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.